
■ Biyografisi
■ Otobiyografisi
■
Kronolojisi
■ Şiirleri
■
Fotoğrafları
■
Videoları [Yeni]
■
Kendi Sesinden
■
Dostlarından NH
■
Abidin Dino
■
Kitapları
■
Mesaj
Panosu
■ Bu Siteye Destek
■
Siteyi Tavsiye Et
■ Ana Sayfa

Mesaj Panosundan
seni tanıomak için senin gibi düşünmek lazım senin gibi düşünmek için herşeye deger verip herşeyi alılamak lazım keşke şuan hayatta olsaydında nasıl bir devlet var görseeydin sizin gibileri hayatlarından ettikleri için köpek gibi pişmanlardır seni saygı ve sevgiyle anıyoruz daima ve ebedi kalbimizdesin.
DENIZ ARSLAN
6.5.2008
Siz de Mesaj Panosuna Yazmak İçin Buraya Tıklayınız. |
Dostlarının Ağzından
Nazım Hikmet Ran
|
Attila
İlhan
"Yaşarken çektirdiler, şimdi doğumunu kutluyorlar"...
"Nazım Hikmet'in bir zamanlar durumunu anlatan bir mektup var benim elimde.
Annesi Celile Hanım'ın Müzehher Va-Nu'ya yazdığı bir mektup bu. Celile Hanım,
Nazım Hikmet'in cezaevinde intihar edebileceğini söylüyordu mektupta. Şimdi bunu
unutup Nazım Hikmet'in doğum yıldönümünü kutluyorlar.
Ben Hazım Hikmet'i kurtarma kampanyasında Paris'te etkin olarak görev yapmıştım.
Nazım ağır hapis cezasını, komünizm propagandası yapmaktan değil, Türk
Hükümeti'ni yıkmaya teşebbüsten yemişti. Bu mümkün olamayacak, akla bile
gelmeyecek bir durum. Nazım Hikmet yaşarken ona o kadar çektirdiler şimdi de
kutluyorlar. Bu bir skandaldır. "
www.Hurriyetim.com.tr |
|
Ataol Behramoğlu
'şair' Nazım Hikmet'i değerlendiriyor...
- Bir şair olarak Nazım Hikmet'in Türk ve dünya şiiri içindeki yerini nasıl
değerlendiriyorsunuz?
- Nazım Hikmet, çağdaş Türk şiirinde en önemli devrimi gerçekleştirmiş bir
şairdir. Bu devrim, şiirin teknik alanında "özgür koşuk" diye adlandırılan bir
yenilikçi harekettir. Kaynağında hem Türk şiirinin 19'ncu yüzyıl sonlarındaki
gelişmeleri, hem Fransız "özgür koşuk" hareketi, hem Rus modernizmi ve bütün
bunların Nazım Hikmet tarafından Türk dili temelinde gerçekleştirilmiş sentezi
söz konusudur.
Bu aynı zamanda şiir dilinin o güne kadar kullanılmamış sözcüklerle
zenginleştirilmesi, yepyeni uyum, ses ögeleri kazanmasıdır.
İçerikte de yenilikçi bir şairdir. Yine çok az ilgilenilmiş konular, temalar
denebilir ki insan yaşamının tüm alanları Nazım Hikmet'le birlikte şiirin konusu
durumuna gelmiştir.
- Nazım Hikmet, devlet yönetimi tarafından önce inkar edildi sonra birden bire
ona ve şiirine sahip çıkılmaya başlandı..
- Yaratıcılığının ilk dönemlerinde de siyasi görüşleri nedeniyle, siyasal
yönetimlerin tepkisini çekmekle birlikte, özellikle sanat ortamında çok popüler
olmuştu. Dönemin bütün sanatçılarının, her kuşaktan yazarların ve şairlerin
ilgisini ve hayranlığını kazanmış bir şairdi. O yıllarda da tutuklandığı,
cezaevinde kaldığı oldu. Fakat 30'lu yıllarda gerginleşen dünya koşullarının da
Türkiye'de yarattığı gerici siyasal ortamda, Nazım Hikmet bir tehdit olarak
görülmeye başladı yönetici çevrelerce. Bir iftira ve tuzak niteliği taşıyan bir
komplo girişim sonucunda tutuklanarak, ağır hapis cezasına mahkum edildi. O
dönemlerde adının anılması bile yasaklanır duruma geldi. 1950'de af yasasından
yararlanarak serbest bırakıldıktan sonra yaşamına yönelik bir başka komplo
üzerine ülkeden ayrılmak zorunda kaldı.
Yurtdışında bulunduğu yıllarda aleyhinde çok çirkin kampanyalar yapıldı. Fakat
1960 sonrası Türkiye'sinde şiirlerinin yeniden yayınlanışıyla birlikte, büyük
çaptaki şair ve insan kimliğiyle yeniden ülkesinin okurlarıyla buluşmuş oldu.
Bugün bir ulusal kahraman gibi algılanmaktadır. Fakat yönetici siyaset
çevrelerinde Nazım Hikmet düşmanlığının tümüyle kalkmış olduğu söylenemez. Belki
şöyle özetleyebiliriz, Nazım Hikmet'in hem şair, hem bir toplumal eylemci
kimliğiyle nesnel olarak değerlendirilmesi için yine de bir zaman geçmesi
gerekmektedir.
Fakat hiç kuşkusuz 100'ncü doğum yılının Türkiye'de ve başka ülkelerde
kutlanmakta oluşu dilimiz ve edebiyatımız için hem büyük bir onur hem de büyük
şairimizin hak etmiş olduğu bir başarıdır.
- Nazım Hikmet hala Tük vatandaşı değil, vasiyeti de yerine gelmedi. Mezarı
Moskova'da...
- Orada yaşamdan ayrıldı ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığından da çıkarılmış
olduğu için Türkiye'ye getirilmesi sözkonusu değildi o dönemde. Ama mutlaka
ülkesinde olması gerekir bu anıt mezarın. Er geç olacaktır bu.
- Sizce Nazım Hikmet'in gücü nedir? Bütün yasaklamalara ve yoksaymalara karşın
insanlar az ya da çok onu ve şiirlerini tanıyorlar. Özellikle son yıllarda Nazım
bir efsane haline geldi.
- Büyük bir şair olmak, büyük bir sanatçı olmak kolay değildir. Eğer Nazım büyük
bir şair, bir dil ustası olmasaydı kişisel yaşamı ya da toplumsal düşünceleri
ilgi de çekse de bu kadar karizmatik bir kişiliği olamazdı. Herşeyden önce
şairliğinin etkisidir Nazım'ı bugünkü konumuna yükselten. Onun yanısıra
denebilir ki ele avuca sığmaz canlı kişiliği ve özellikle de toplumsal alandaki
eylemci ve düşünür kimliğiyle cesareti tüm bunların birarada oluşu, Nazım Hikmet
efsanesini yaratmıştır. Ama bu efsane aynı ölçüde de gerçektir.
www.Hurriyetim.com.tr |
|
İbrahim Balaban
'Şair Baba'sını anlatıyor...
Türk resim sanatının yaşayan büyük ustalarından biri olan İbrahim Balaban, 1937
yılının son günlerinde, henüz 16 yaşındayken cezaevine düştü. Altı ay hapis ve
üç ay da para cezasına çarptırılan Balaban, para cezasını ödeyemeyince üç yıl
cezaevinde kaldı. Cezasının bitmesine çok az bir zaman kala dört mahkumun
saldırısına uğradı. Balaban, daha sonra hasmını öldürdüğü için yeniden cezaevine
girdi. 1942 ile 45 ve 1948 ile 50 yılları arasını Bursa Cezaevi'nde geçirdi.
Resme yeteneği olan ve sürekli resim yapan Balaban, Nazım Hikmet'le Bursa
Cezaevi'nde tanıştı. Nazım'ın desteğiyle resim çalışmalarını sürdürdü.
Balaban, kendisinden 20 yaş büyük olan ve 'Şair Baba' diye çağırdığı Nazım
Hikmet'le geçirdiği günleri anlattı:
"Nazım Hikmet, hapispaneye ilk geldiği zaman herkes onun hakkında bir şeyler
söylüyordu. Bence söylenilen hiç bir şey Nazım Hikmet'i tam olarak
yansıtmıyordu. Bütün mahpuslar, Nazım'ı kendilerine göre anlatıyordu.
Mesela, Nazım'ın Yavuz Zırhlısı'nı kaçırırken yakalandığını söyleyenler vardı.
Bazıları onu bu yüzden büyük bir kahraman olarak görüyordu. Çünkü onlar, bu
kadar büyük bir gemiyi ancak Don Kişot gibi, Köroğlu gibi bir adamın
kaçırabileceğini düşünüyorlardı.
Mahkumların bir çoğu da Nazım Hikmet'i kötü tanıyordu. Onlara göre Nazım Hikmet
komünistti ve komünizm kötü bir şeydi.
Ben de Nazım'ın neden içeri düştüğünü sorduğumda komünist olduğunu
söylemişlerdi. Benim için önemli değildi bu. Zaten o sıralar komünizmin ne
olduğunu da bilmiyordum. Bana komünizmin kötü bir şey olduğunu söylediler. "Ayıp
mıdır bunu konuşmak dedim" ayıp olduğunu söylediler. Lugatlara bakarım o zaman
dedim, onlar bu sözcüğün anlamının lugatlarda da olmadığını söylediler.
Bana kalırsa o dönemlerde Nazım Hikmet'in tek suçu dünyaya gelmiş olmaktı. Ne
yaparsa yapsın, onu cezalandırıyorlardı. Oysa şimdi aradan bunca zaman geçtikten
sonra doğumunun 100'üncü yılı kutlanıyor.
NAZIM DÜNYAYA SIĞMIYORDU
İnsanların o dönemde Nazım Hikmet'ten korktuğunu düşünüyorum. Korkuyorlardı,
çünkü Nazım Hikmet dünyaya sığmıyordu. Yazdığı şiirler o kadar çok sevilip
okunuyordu ki... Bana kalırsa bu, iktidarı rahatsız etti ve Nazım Hikmet'i içeri
atmaktan başka çare bulamadılar. Herkes bu güzel adama kendince bir çamur
atıyordu. "Öyleyse bu çamurun içinde 28 yıl yatsın bakalım" deniliyordu.
Ben de suçsuz yere cezaevine düşmüştüm. Jandarma beni falakaya yatırıp suçu
kabul ettirmişti. Öfkeden patlayacak haldeydim. Habire resim çiziyordum. Daha
çok da tüfek resimleri. Jandarmalardan ve hükümetten intikam almayı
düşünüyordum.
Ben bunları yapıp dururken mahkumlardan biri bana cezaevine bir ressamın
geldiğini, insanların yüzüne baka baka resim yaptığını söyledi. Beni o adama
götürmesini istedim. "Olmaz" dedi. "Neden" diye sorunca da "Bu adam komünist.
Hem, eğer seni beğenirse resmini yapar" dedi. Portresini yaptığı insanlardan kaç
lira aldığını sorunca da "Para almıyor, sadece boya parası, 250 kuruş" dedi.
Sonunda beni Nazım Hikmet'in yanına götürdüler. Resmimi yapmaya başladı. Aslında
benim amacım resmimi yaptırmak da değildi. Bir ressamın nasıl çalıştığını görmek
istiyordum.
Nazım Hikmet, kalemi kaldırıp yüzüme karşı önce dikey olarak, sonra yatay olarak
tutuyordu. Sonunda benim resmimi yaptı. Ben de onun nasıl çalıştığını izledim.
Koğuşa dönünce de bir mahkuma "Geç bakalım Ali Dayı" dedim ve Nazım'dan gördüğüm
yöntemle adamın portresini çizmeye başladım.
Derken Çete Hasan diye bir mahkum geldi. "Sen ne yapıyorsun, resim yapmak için
Nazım Hikmet'ten izin aldın mı" diye sordu. " Bu hükümete karşı gelmiş adam, bir
dilekçe yazarsa seni Sinop Cezaevi'ne sürerler " dedi.
Sonra bir gün berberhanedeydim. Ekmek parası kazanmak için berberlik yapıyordum.
Nazım Hikmet girdi içeri. Herkes ayağa kalktı. Ben aynanın önünde oturuyordum.
Arkamda dikildi "Merhaba İbrahim' dedi. Benim resmimi yapmak istediğini söyledi.
Ben "Zaten benim resmimi yaptın" deyince onu beğenmediğini bir kez daha yapmak
istediğini söyledi.
Yaptırmak istemedim. "Neden" diye sorunca ben de resim yaptığımı söyledim. "Yani
böyle aynaya bakarak kendi resmini yapabiliyor musun" diye sordu. "Tabi" yaparım
deyince "Benim resmimi de yapabilir misin" dedi. Ben de oturup onun resmini
çizmeye başladım. Hiç model gibi durmazdı. Hareketliydi. Tam ben resmi çizerken
kağıdı elimden kapıp bakmaya başladı. Daha bitirmediğimi söylememe karşın geri
vermedi. Daha önce çizdiğim resimleri de görmek istedi.
Nazım Hikmet bana akademi okuyup okumadığımı sordu. Okumadığımı söyledim. "Peki
ya lise" dedi. Bu arada liseyi okumayan bir adamı Nazım Hikmet sevmez diye
düşünüp korkuyordum bir yandan da. "Peki ortaokul" diye sorunca "Bizim köyde
ortaokul yoktu" dedim.
Ayağa kalktı, beni öyle bir kucakladı ki. İkimizin de gözlerinden yaşlar
akıyordu o sırada. "Beni çıraklığa kabul ediyor musun" diye sorunca "Sen beni
ustalığa kabul ediyor musun" diye cevapladı. O günden sonra da resim
çalışmalarını hızlandırdık.
ONDAN AYRILMAK İSTEMEDİM
Bir ara benim İmralı'ya gitmem gerekti. İstemedim gitmeyi, Nazım Hikmet'ten
ayrılmak istemedim. Yarım kalmış kültürümle ne yapabilirim diye düşünüyordum.
Nazım bana "Bu kadar aşkla, şevkle çalışan bir delikanlı nereye giderse gitsin
kendine bir usta bulur" dedi.
- Sonuçta İmralı'ya gittiniz...
- İmralı'dan Bursa Cezaevi'ne döndüğüm zaman ustam Şair Baba'ya kavuşmanın
sevincini yaşıyordum. Yeniden tablolar yapmaya başladım. Bu arada Nazım Hikmet
"Balaban, artık yağlı boyaya başla" dedi. Bir gün oturup, düşünüyordum. Yanıma
geldi "Neden çalışmıyorsun" dedi. "Düşünüyorum" deyince "Olmaz" dedi. "Hem resim
yapacaksın, hem düşüneceksin. Oturduğun yerde düşünmekle bir şey yapılmaz" dedi.
Bu arada bir gün Hazım Hikmet gelip bana "Resim yapmayı bırak artık dedi. Bana
ders vereceğini söyledi. Sosyoloji, ekonomi politik ve felsefe dersleri verdi
bana. İki ay böyle sürdürdük çalışmalarımızı. Nazım anlatıyor, ben dinliyordum.
Sonra bana soruyordu anlattıklarından.
- Diğer mahkumlar Nazım Hikmet'e nasıl davranıyordu, tavırları nasıldı?
- Nazım Hikmet'te mesafeli davranıyorlar. Çekiniyorlardı biraz ondan.
- Nasıl bir insandı genelde?
- Coşkulu, yerinde duramayan, hareketli bir adamdı.
- Ressam olmanız konusunda büyük desteği var.
- Evet. Nazım Hikmet'le röportaj yapmak için Ahmet Emin Yalman falan geliyordu
cezaevine. Nazım onlara benim yaptığım tabloları da gösteriyordu. O ara Vatan
Gazetesi'nde 'Cezaevinde Yetişen Ressam' diye benden sözeden bir haber çımkıştı.
Bana gerçekten de büyük katkısı oldu. Ressam olmamı sağladı. Bildiklerini
öğretti, beni kültürle donattı. Ama bana asla şunu şöyle yap, bunu böyle yap
demedi. Kendi yöntemimi bulmam konusunda beni serbest bıraktı. Eğer aksini
yapsaydı ben 'cüce' kalırdım.
- O sırada evliydi Piraye ile...
- Evet evliydi. Ama ayrılmak üzereydi. Çünkü Münevver gelmişti. O sıralarda çok
karamsardı Şair Baba. Şiirleri Fransa'da, Yunanistan'da, Bulgaristan'da
yayınlanıyordu, serbest bırakılması için kampanyalar yürütülüyordu. Ama o
cezaevindeydi. Münevver Yenge gelince neşelendi yine. Birden bire Piraye'den
boşanmaya karar verdiğini söyledi. Ama arada kararsız kalıyordu. Münevver de
evliydi ve çocuğu vardı. O yüzden birden bire kocasından ayrılmak istemiyordu.
Bu arada Nazım Hikmet Piraye'ye de pişmanlık dolu mektuplar yazıyordu. Bir
keresinde Piraye'nin kendisini ziyarete geldiğini tam ona sarılmak istediğinde
onu ittiğini anlatmıştı bana.
İNTİHAR EDECEĞİM DEDİ
Bir gün çok perişandı Şair Baba. Yatağına uzanmıştı. "Balaban gel buraya" dedi.
Bir kutu hap vardı onları gösterdi. "İntihar edeceğim" dedi. Şaşırdım. Ağlamaya
başladım. "Üç yere mektup yazacağım. Sen de bunları göndereceksin" dedi.
Hazırladığı mektup da şöyleydi: "İnsanlar! Duyduk duymadık demeyin. İnsanlar!
İyiyi ve güzeli, çalışkan insanları ve baskı altında tutulan aydınları savunmak
için, Türkçe konuşabilmek için silahımı sıkıyorum. İnsanlar, beni kınamayın. Ne
yapayım, ölümü silah gibi kullanmaktan, kendimi fişek yerine koymaktan başka.
Biliyorum, kavganın en kolayıdır, ama karşı koymanın son çaresi."
Bunu bana ezberletti. Avlunun ön kısmına çıktık ben, bunu tekrar ediyordum ona.
Avluda gezip dururken ben de bir takım çareler düşünüyordum.
Konuşuyorduk. Bana namaz kılıp kılmadığımı sordu, sonra da oruç tutup
tutmadığımı. Hayatımın bir döneminde, cezaevine gelinceye kadar tuttuğumu
söyledim. "Zor mudur" diye sordu. Zor olmadığını söyledim. Anlatım ona. "Ya ne
güzelmiş oruç tutmak" dedi.
"Oruç tutmak!" dedi "Balaban, dur hele dur, aklıma bir şey geldi. Ben açlık
grevine gireceğim. Eğer serbest bırakmazlarsa ölene kadar vazgeçmem."
Sonra bana şöyle dedi: "İyice bakacaksın, öldüğümden emin olduktan sonra
yazdığım mektubu Başbakan'a, Cumhurbaşkanı'na ve Adalet Bakanı'na
göndereceksin."
Bu arada o açlık grevindeyken resmini çizmemi de istedi. Ne kadar zamanda ne
kadar zayıflayacağını görmek istiyordu.
Açlık grevine başladıktan sonra onu İstanbul'a götürdüler. Ondan sonra da uzun
bir süre mektuplaştık. Af oldu ve o da ben de özgürlüğümüze kavuştuk.
Sonra resimlerimle beraber İstanbul'a gittim. Altı ay kadar Nazım'la kaldım.
Benim tablolarımı annesinin evinin duvarlarına asıyordu. Eve gelenlere
gösteriyordu.
- Nazım Hikmet'in kaçtığını nasıl öğrendiniz?
- Nazım'ın kaçtığını ben Sivas'ta askerdeyken öğrendim. Bir pazar günüydü.
Gazetede okudum. Öyle çok üzüldüm ki... Kendimi rüyada gibi hissettim. Sanki çok
ağır bir hastalığa yakalanmış gibiydim. İki arkadaşım koluma girip beni
birliğime kadar götürdüler.
Nazım Hikmet gerçekten de büyük bir adamdı. Beni kültürle donattı ressamlığa
yöneltti. Bir güneşti ve ben o güneşin içinden doğdum.Bence onun gibi insanlar
bu dünyaya kolay kolay gelmez.
www.Hurriyetim.com.tr |
|
Vedat
Günyol
Vedat Günyol anlatıyor...
- Nazım Hikmet'i ilk kez ne zaman gördünüz, nasıl tanıştınız?
- Nazım Hikmet'le altı ay kadar süren bir dostluğumuz oldu. Aslında onunla
tanışmadan önce de peşine düşmüştüm. Orhan Burian o dönemde yayınlanan Yücel
Dergisi'nde kimsenin yapmaya cesaret edemediğini yapmış, onun 10- 15 tane
şiirini arka arkaya yayınlamıştı. Onu tanımadan da ona hayrandık. Dünyanın en
ünlü şairlerinden biriydi o dönemde.
Onu ilk kez Erkin Zırhlısı'nda görmüştüm. Hapis cezasını çekiyordu. Geminin
yargıcı Haluk Şeyhsuvaroğlu aslında onu korumak için elinden geleni yaptığını
söylüyordu ama, Nazım o gemide pislik içinde yaşıyordu. Bir keresinde ambarda
yarı beline kadar suyun içinde kalmış.
- Kısa süren bir dostluğunuz var...
- Nazım Hikmet, Peride Celal'in arkadaşı Münevver Hanım'la dost olmuştu. Ben de
o grubun içinde olduğum için Nazım'la altı ay kadar bir dostluk yaşadım.
Kaçmadan 15 gün önce pazar yerinde tesadüfen karşılaştık. Yeni buzdolabı almıştı
Nazım. Beni yemeğe çağırdı. Buz gibi domates suyu ve külbastı yedik. Bundan 15
gün sonra da kaçtığını duydum. Önce çok üzüldüm. Ama bir yandan da sevindim.
Çünkü o yaştan sonra askerlik yaptırmak istiyorlardı ona.
- Sizin tanıdığınız Nazım Hikmet nasıl bir insandı?
- Nazım çok alçakgönüllü bir insandı. Büyük şairlik duygusuna kapılmış biri
değildi. Dost bir insandı, kim olursa olsun aynı gözle bakardı. Herkese 'üstat'
derdi.
Nazım Hikmet insan olarak yaman bir
insandı. Sıcak ve insanın içine işleyen bir kişiliği vardı.
www.Hurriyetim.com.tr |
|
Ressam Avni Arbaş
Ressam Avni Arbaş anlatıyor
"Nazım'ı ilk gördüğümde 15 yaşındaydım. O dönemde, Galatarasay'da her sene fuar
yapılırdı. Orada bir hoca vardı. Ressam. O da fuarda bir pano almış, bir şeyler
yapıyor, ben de yardım ediyordum. Hava güneşliydi. Bahçedeydik, Yusuf Ziya da
vardı. O zamanlarda o çevrede gazetelerin büroları vardı.
O sırada beyazlar giymiş, uzun boylu, sarı hatta kızıl saçlı bir adam geldi.
Hemen tanıdım. Daha önce resimlerini görmüştüm çünkü. Orada tanışmadık ama o onu
ilk görüşümdü.
Sonra aradan seneler geçti. Paris'teydim. 1958 senesiydi. Abidin Dino aradı.
"Nazım geldi" dedi. "Yarın Montparnasse'da bir kafede bulaşacağız sen de gel".
Eşimle birlikte gittik.
Beni gördüğünde sanki uzun süredir görmediği bir dostuymuşum gibi kucaklaştık. O
sırada eşim Henriette'i Nazım'la tanıştırırken ona başımızdan geçen bir olayı
anlattım.
Picasso ile tanıştığımızda Henriette "Dünyada en çok tanışmak istediğim iki kişi
vardı biri sizsiniz (Picasso) biri de Charlie Chaplin demişti. Henriette bunu
söyledikten sonra Picasso " Ve Nazım Hikmet" diye eklemişti.
Bunu anlatınca Nazım, kalkıp Henriette'in elini öptü ve teşekkür etti. Nazım'a
"Niye Henriette'e teşekkür ediyorsun" diye sorunca da " Beni düşündüğü için"
diye cevap verdi.
Ben Nazım'a onu düşünenin Henriette değil Picasso olduğunu söyleyince de epey
gülmüştük.
"BUNLAR AVNİ ARBAŞ'IN ATLARI"
Bir sergi açmıştık Paris'te. Benim orada Atlar diye bir tablom vardı. Onu çok
sevdi Nazım. Moskova'ya döndüğünde bana bir mektup yazmıştı. O şiiri de yazmış.
Şiirin
iyi olmadığını düşünmüş, özür diliyordu. Eşine az rastlanır derecede mütevazı
bir insandı."
www.Hurriyetim.com.tr |
|